Son zamanlarda sosyal medyada önüme sık sık aynı tip insanlar düşüyor. Yüzlerinde muhafazakâr bir ciddiyet, cümlelerinde maneviyat süsü, paylaşımlarında inanç vurgusu, ama satır aralarında tuhaf bir gösteri hevesi… Sürekli görünmek isteyen, sürekli konuşmak isteyen, sürekli kendisini “hikmetli”, “duyarlı”, “derin” biri gibi pazarlayan bir dijital tipolojiyle karşı karşıyayız. İşin daha acı tarafı şu: Bunların önemli bir kısmı, inancı yaşamak için değil, inançlı görünmek için varlık gösteriyor. Hakikati taşımaktan çok, imaj taşımaya çalışıyorlar.
Geçtiğimiz günlerde yine böyle bir paylaşım karşıma çıktı. “Rastlantı ne güzel kelime”, “hayat biraz da rastlantıdır”, “bazı rastlantılar insanın kaderidir” gibi cümlelerle süslenmiş bir metin… Altında da her zamanki gibi alkışlar, kalpler, maşallahlar, hayranlık cümleleri… Fakat beni asıl düşündüren yalnızca bu paylaşımın kendisi olmadı. Sevdiğim, değer verdiğim, samimiyetine inandığım bazı arkadaşlarımın da bu tür reels videolarını kendi WhatsApp durumlarında paylaşmaları, bu meseleyi artık sadece bir sosyal medya alışkanlığı olarak değil, daha derin bir zihniyet kayması olarak görmeme sebep oldu. İşte tam da bu yüzden bu satırları yazma ihtiyacı hissettim. Çünkü mesele sadece bir kelime meselesi değildir. Mesele, insanın hayata hangi gözle baktığı, inancını hangi kavramlarla taşıdığı ve görünür olma çağında neyi sahici biçimde koruyabildiğidir.
Bir mümin için hayat rastgele değildir. Bir mümin için karşılaşmalar boşlukta çarpışan sebeplerin kör oyunu değildir. Bir mümin için insan, olay, zaman, kayıp, gecikme, kavuşma, ayrılık; hepsi başıboş bir akışın parçaları değildir. İnanan insan, hayatı sahipsiz görmez. Bu yüzden onun lügatinde “rastlantı” değil, tevafuk vardır. Çünkü tevafuk, sadece denk gelişi değil; hikmetli karşılaşmayı, ilâhî ölçü içindeki buluşmayı, manalı kesişmeyi anlatır. Rastlantı ise zihni gevşetir. Sorumluluğu azaltır. Manayı siler. Hayatı sıradanlaştırır.
Bugün birçok insan kelimeyi küçümsüyor. “Canım ne fark eder, rastlantı demişiz, tevafuk demişiz” diyor. Oysa çok fark eder. Kelime, insanın iç dünyasının aynasıdır. Diline yerleşen kavram, zihnine yerleşen inancın habercisidir. Siz sürekli tesadüf, rastlantı, gelişigüzellik diliyle konuşursanız, bir süre sonra hayata da öyle bakmaya başlarsınız. Sonra dostluğu hafife alırsınız, işi hafife alırsınız, emaneti hafife alırsınız, sözü hafife alırsınız. Çünkü her şeyin biraz “olmuş olmak için olduğu” bir dünya kurarsınız kendinize. İşte çürüme tam da burada başlar.
Sosyal medya bu çürümeyi daha da hızlandırdı. Çünkü artık birçok insan hakikati temsil etmeye değil, dikkat çekmeye çalışıyor. Eskiden insanlar doğru sözü söylemek için düşünürdü, şimdi dolaşıma girecek sözü bulmak için düşünüyor. Eskiden kelime, mananın omzundaydı; şimdi algoritmanın oyuncağı oldu. İnanç da bundan nasibini aldı. Ayet paylaşan çok, ayetin ağırlığını taşıyan az. Maneviyat konuşan çok, nefsini sorgulayan az. Muhafazakâr görünen çok, gerçekten inanmış gibi yaşayan az.
Kimse alınmasın ama bugün dindarlık da bazı ellerde vitrin malzemesine dönüştü. Giyimle, tonla, seçilmiş cümlelerle, kontrollü pozlarla, “ince düşünce” ambalajıyla servis edilen bir görünürlük ticareti yapılıyor. Orada Allah için yaşanmış bir derinlikten çok, insanlar nezdinde kurulmuş bir imaj düzeni var. Ve bu yüzden bir kelime hatası bile bazen bütün zihni ele veriyor. Çünkü insan gerçekten inanıyorsa, hayatı rastlantı diye okuyamaz. Okursa, orada ya dil savrulmuştur ya da zihin.
Bu mesele sadece teorik de değildir. İş hayatına bakın. Tevafuk bilinci olan insan, yaptığı işi rastgele yapmaz. “Olursa olur” mantığıyla hareket etmez. Bir müşteriyle karşılaşmasını, bir iş teklifini, bir kaybı, bir gecikmeyi sadece ticari olay gibi okumaz. Orada kendi ahlâkını, niyetini, sabrını, dürüstlüğünü de sınayan bir yön görür. Çünkü o bilir: Hayatın her alanında insan, sadece iş yapmaz; aynı zamanda karakterini ortaya koyar. Rastlantı dili bunu öldürür. Çünkü her şeyi boşluğa bırakır. Tevafuk şuuru ise insanı toplar; dikkatli, edepli ve sorumlu kılar.
Arkadaşlıkta da böyledir. Bazı insanlar hayatımıza öylesine girmez. Bazı kırılmalar boşuna olmaz. Bazı tanışmalar sıradan değildir. Bazı ayrılıklar bile insanı uyandırmak için gelir. Ama bugünün yüzeysel insanı buna hemen “rastlantı” der geçer. Çünkü her şeyin manasını azaltarak yaşamak, insana kolay gelir. Derinlik sorumluluk ister. Hikmet aramak dikkat ister. Tevafuk şuuru ise insanı ciddiyete çağırır. O yüzden birçok kişi tevafukun ağırlığını taşıyamaz; rastlantının rahatlığına sığınır.
Asıl acı olan şudur: İnanç diliyle konuşup seküler zihniyetle düşünmek artık çok yaygın bir hastalık hâline geldi. Ağızda kader var, ama bakışta boşluk. Cümlede Allah var, ama yorumda sahipsizlik. Paylaşımda muhafazakârlık var, ama kavramlarda özensizlik. Sonra da çıkıp insanlara hikmet satılıyor. Kusura bakılmasın; bu, samimiyet değil, estetik ambalajlı savrulmadır.
İnanmış insan her kelimeyi hesap ederek kurar demiyorum. Elbette dil sürçer, ifade farkı olur, kullanım alışkanlığı devreye girer. Ama bir şey sürekli hâle gelmişse, orada alışkanlıktan çok zihniyet vardır. Hele ki bunu yapan kişi, kendisini “inançlı düşünce üreticisi”, “muhafazakâr kalem”, “maneviyat sahibi söz insanı” gibi konumlandırıyorsa, kullandığı kelimelerin de bir ağırlığı olmak zorundadır. Çünkü görünürlük arttıkça sorumluluk da artar. Etki büyüdükçe vebal de büyür.
Mesele şudur: Müminin dünyası başıboşluk dünyası değildir. Onun için hiçbir şey tamamen sahipsiz değildir. Her şeyin sebebini tam anlayamayabilir, her olayın hikmetini o an çözemeyebilir, ama bilir ki boşlukta yaşamıyor. İşte bu bilgi onu hem daha edepli yapar, hem daha dikkatli, hem daha derin, hem daha insani. Tevafuk, sadece bir kelime değil; bir duruştur. Hayata bakış biçimidir. İnsana, işe, dosta, zamana, kayba, nimete, ikaza ve nasibe karşı geliştirilen bir şuur hâlidir.
Bu yüzden tekrar açıkça söyleyelim: Müminin dilinde rastlantı değil, tevafuk vardır. Çünkü o, hayatı kör sebeplerin oyunu olarak değil, ilâhî hikmetin alanı olarak görür. Çünkü o, karşılaştığı insanı da yaşadığı olayı da önüne gelen fırsatı da rastgeleleştirmez. Çünkü o, sadece görünmek için değil, gerçekten inanmak için yaşar.
Ve artık şu ayrımı net biçimde yapmak gerekiyor: Dindar görünmek başka bir şeydir, inanmış olmak başka bir şey. Biri insanı kalabalığa taşır; diğeri hakikate. Biri alkış toplar; diğeri idrak. Biri paylaşımla büyür; diğeri iç hesapla. Sosyal medya çağının en büyük problemi de tam budur zaten: İnsanlar hakikati yaşamaktan çok, hakikate benzer bir görüntü üretmeye çalışıyor.
Ama görüntü kurtarmaz. Kelime ele verir. Ve bazen bir tek kelime, insanın neye gerçekten inanıp neyi sadece sahnelediğini fazlasıyla gösterir.