İnsan modern çağda sürekli hareket halinde. Sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar koşuyor. Bir yere yetişmek için, bir şeyi kaçırmamak için, bir fırsatı yakalamak için… Ama garip bir çelişki var: Bu kadar çok koşan insanın aslında nereye gittiğini çoğu zaman kendisi bile bilmiyor.
Çünkü gerçek koşu, sadece hızlı hareket etmek değildir. Gerçek koşu, yönü olan harekettir. Yönü olan hareket ise önce durmayı gerektirir.
Durmak… Günümüz insanının neredeyse unuttuğu bir fiil.
Durmak demek geri kalmak zannediliyor. Durmak tembellik sanılıyor. Oysa bazen en büyük ilerleme, insanın kendini durdurabildiği anda başlar. Çünkü insan ancak durduğunda nereye gittiğini sorabilir. Neden yürüdüğünü anlayabilir. Hangi yola sapması gerektiğini fark edebilir.
Bir nehir düşünün.
Eğer nehir sürekli aynı hızla akarsa, etrafını şekillendiremez. Ama bazı yerlerde yavaşlar, bazı yerlerde genişler, bazı yerlerde birikir. İşte o birikim sayesinde nehir vadiler açar, taşları oyar, coğrafyayı değiştirir.
İnsan da böyledir.
Durmayı bilmeyen insanın hayatı çoğu zaman bir telaşın içinde geçer. Fakat o telaşın içinde derinlik oluşmaz. Çünkü derinlik, hızdan değil tefekkürden doğar.
Tarih boyunca büyük düşünceler gürültünün ortasında değil, sessizliğin içinde doğdu. Büyük kararlar kalabalıkların bağırdığı meydanlarda değil, insanın kendi içine çekildiği anlarda verildi. Çünkü insan zihni, ancak durduğunda gerçekten düşünmeye başlar.
Durmak aynı zamanda bir terbiyedir.
Nefsini dizginleyebilen insan, hayatını da dizginleyebilir. Her fırsata atlamayan, her kavgaya girmeyen, her sözün peşinden gitmeyen insan; zamanla daha güçlü bir yürüyüş kazanır. Çünkü kendini tutabilen insan, gücünü biriktirir.
Bir ok düşünün.
Ok, yaydan fırlamadan önce geriye doğru çekilir. O geri çekiliş zayıflık değildir. Tam tersine, ileri gidişin şartıdır. Eğer yay gerilmezse, ok hiçbir zaman hedefe ulaşamaz.
Hayat da böyledir. Bazen insanın durması, geri çekilmesi, sessizleşmesi gerekir. Çünkü o anlar, aslında daha büyük bir yürüyüşün hazırlığıdır.
Bugünün dünyasında insanlar sürekli “daha hızlı” olmayı öğütlüyor. Daha hızlı çalışmak, daha hızlı büyümek, daha hızlı kazanmak… Ama kimse şu soruyu sormuyor:
“Bu hızın yönü var mı?”
Çünkü yönsüz hız çoğu zaman sadece yorulmaya götürür.
Durmayı bilen insan ise farklıdır. O acele etmez ama geç kalmaz. Gürültü yapmaz ama iz bırakır. Çünkü o, hareketin kıymetini bilir.
İşte bu yüzden eski bilgelik geleneği hep aynı şeyi fısıldar:
Bazen insanın en büyük ilerlemesi, bir adım atmadan önce durabilmesidir.
Çünkü durmasını bilmeyenler aslında koşamazlar.
Onlar sadece koşuyor gibi görünürler. Ama gerçek koşu; yönü olan, sabrı olan ve gerektiğinde durmayı bilenlerin yürüyüşüdür.