Şehir, sabahları uyanmazdı.
Sadece hız değiştirirdi.
Geceden kalan sessizlik, sabahın ilk korna sesiyle parçalanır; ardından herkes, bir yerlere yetişiyormuş gibi aynı yolda birbirine takılırdı. Oysa kimsenin gerçekten nereye yetiştiği pek belli değildi. Yetişmek, bu şehirde bir amaç değil, bir alışkanlıktı.
Bu şehirde iki tür insan vardı:
Arabacılar ve motorcular.
Arabacılar, kendilerine “yolda olanlar” derdi.
Motorcular ise sadece yolda olurdu.
Arabacılar büyük, kapalı ve korunaklıydı. Camlarının ardından dünyayı izler, dışarıyla aralarına ince ama güçlü bir mesafe koyarlardı. İçeride klima vardı, müzik vardı, bir de kendilerine ait olduklarını sandıkları küçük bir evren…
Motorcularınsa evreni yoktu.
Onların sadece yolu vardı.
Bir sabah, her sabah olduğu gibi, bir kavşakta karşılaştılar.
Işık kırmızıydı.
Arabalar durdu.
Motor, aralarından süzüldü ve en öne geçti.
Arabacı, camını yarıya kadar indirip başını uzattı. Yüzünde, anlamakla yargılamak arasında gidip gelen bir ifade vardı.
“Kurallara uymuyorsunuz,” dedi.
Motorcu dönüp bakmadı.
Sanki bu cümleyi daha önce yüzlerce kez duymuş gibiydi.
Belki de duymuştu.
Bir süre sessizlik oldu. Ardından motorcu hafifçe başını eğdi, ama bu bir cevap değildi. Daha çok, cevabın gereksizliğini kabullenen bir hareketti.
Çünkü bazı cümleler, cevaplandığında anlam kazanmaz; sadece uzar.
Işık hâlâ kırmızıydı.
Arabacı direksiyona sıkıca tutundu. Beklemekten hoşlanmıyordu. Beklemek, onun için zaman kaybıydı. Oysa aslında kaybettiği şey zaman değil, sabırdı.
Motorcu ise beklemiyordu.
Sadece duruyordu.
İkisi aynı yerdeydi ama aynı halde değildi.
Arabacı aynadan baktı.
Motorcuyu gördü.
Sonra bakmamayı seçti.
Çünkü görmek, insanın içinde küçük bir sorumluluk doğurur.
Ve bu şehirde kimse, fazladan bir sorumluluk istemezdi.
Işık yeşile döndü.
Arabacı hızla gaza bastı.
Motorcu ise çoktan gitmişti.
Bu bir yarış değildi.
Ama yine de biri hep geç kalıyordu.
Yol ilerledikçe trafik sıkıştı.
Arabalar birbiri ardına dizildi.
Hareket yavaşladı, sonra durdu.
Arabacı camdan dışarı baktı.
İlk kez çevresini fark eder gibi oldu.
Bu kadar insan, bu kadar araç… ve bu kadar az hareket.
Direksiyona yaslandı.
İçinde hafif bir huzursuzluk kıpırdadı.
“Bu kadar büyük olmak…” diye düşündü,
“neden bu kadar yavaş hissettiriyor?”
Cevap gelmedi.
Çünkü bazı soruların cevabı yoktur.
Ya da insan, cevabını duymaya hazır değildir.
Motorcu ise çoktan gözden kaybolmuştu.
Ne zafer kazanmıştı ne de bir şey ispat etmişti.
Sadece yoluna devam etmişti.
Şehir akmaya devam etti.
Daha doğrusu, akıyormuş gibi yaptı.
Arabacı hâlâ oradaydı.
Kendi konforunun içinde, kendi düzeninin ortasında… ama ilerleyemeden.
Ve o an, fark etmeden bir gerçeğe dokundu:
Belki de mesele yol değildi.
Belki de mesele, insanın kendine ne kadar yer açtığıydı.
Çünkü bu şehirde herkes ilerlediğini sanıyordu.
Ama çoğu, sadece daha büyük bir şekilde duruyordu.
Motorcu uzaklarda bir noktada kaybolurken,
şehir yine aynı sesle yankılandı:
Kornalar, aceleler, sabırsızlıklar…
Ve hiç kimse şunu yüksek sesle söylemedi:
İnsan bazen yol almaz,
sadece yer kaplar.
Ve bazen en büyük kalabalık,
içinde hareket olmayan kalabalıktır.
Hikâye burada bitmedi.
Çünkü şehir bitmezdi.
Ama belki sen, tam şu anda durup düşünebilirsin:
Gerçekten gidiyor musun…
yoksa sadece daha geniş bir şekilde mi duruyorsun?