Zamanımızın en büyük krizlerinden biri cehalet değildir. Asıl kriz, kanaatin bilgi yerine geçmesi; ezberin hakikatin önüne oturmasıdır. İnsanlar artık çoğu meselede gerçeği aramıyor, kendi zihninde çoktan kurduğu hükmü doğrulayacak parçaları toplamaya çalışıyor. Bu yüzden aynı olaya bakan herkes aynı şeyi görmüyor; hatta çoğu zaman kimse olayın kendisini değil, kendi iç dünyasının yansımasını görüyor.
Oysa hayat, tek pencereden seyredilecek kadar basit değildir. Bir meseleye sadece alıştığımız yerden bakmak, onu anlamak değil; onu kendi sınırlarımız içine hapsetmektir. Hakikatin en büyük talihsizliği de tam burada başlar: İnsan, çoğu zaman gerçeği inkâr ettiği için değil; onu kendi kalıplarına sığdırmaya çalıştığı için ondan uzak düşer.
Bugün bireysel hayattan toplumsal yapıya, eğitimden siyasete, kültürel tartışmalardan meslekî alanlara kadar hemen her yerde karşımıza çıkan temel sorunlardan biri budur. Meseleleri kendi karmaşıklığı içinde değerlendirmek yerine, onları hazır hükümlerin içine yerleştirme kolaycılığı… İnsan zihni çoğu zaman anlamaktan çok sınıflandırmaya meyillidir. Çünkü sınıflandırmak kolaydır; anlamak ise emek ister. Bir olayı bütün katmanlarıyla görmek, farklı sebepleri birlikte düşünmek, insan unsurunu, şartları, geçmişi, psikolojiyi ve ahlaki boyutu aynı anda hesaba katmak ciddi bir zihinsel terbiye gerektirir. Oysa genelleme, bu zahmeti ortadan kaldırır. Hızlıdır, pratiktir, konforludur; ama çoğu zaman sığdır.
İşte bu yüzden çağımızın en belirgin düşünsel hastalıklarından biri, hükmün hakikatin önüne geçmiş olmasıdır. İnsanlar birçok konuda gerçeği anlamaya çalışmaktan önce, neye inanacaklarına karar veriyor. Böyle olunca olaylar, oldukları gibi değil; görmek istendiği gibi görünmeye başlıyor. Bu da hakikatin üzerini örten en tehlikeli perdelerden biri hâline geliyor. Çünkü hakikati inkâr etmek kadar, onu ideolojik, psikolojik ya da duygusal süzgeçlerden geçirerek bozmak da büyük bir sapmadır.
Bakış açısı dediğimiz şey, basit bir görüş farkı değildir. O, insanın zihinsel disiplini kadar vicdani derinliğini de ele veren bir ölçüdür. Bir meseleye nasıl baktığınız, yalnızca ne düşündüğünüzü değil; neyi görmeye değer bulduğunuzu da ortaya koyar. Bu yüzden bakış açısı meselesi sadece düşünsel değil, aynı zamanda ahlaki bir meseledir. İnsan bazen hakikati göremediği için değil, görmek istemediği için yanlışta ısrar eder.
Son zamanlarda toplumsal hadiseler karşısında bu durum daha da görünür hâle gelmiş durumda. Eğitim hayatında yaşanan tartışmalarda, siyasal ve politik değerlendirmelerde, bireysel ilerleyişe dair yorumlarda ve kamusal meselelerin ele alınış biçiminde aynı kolaycılıkla karşılaşıyoruz. Bir öğrenci konuşulurken “öğrenciler”, bir öğretmen konuşulurken “öğretmenler”, bir kurum ele alınırken “hepsi” denilerek hüküm veriliyor. Oysa hakikat çoğu zaman çoğul ifadelerin içinde değil, ayrıntıların içinde saklıdır.
Bir öğrenciyi yalnızca “öğrenci” olarak görmek, insanı kendi hikâyesinden koparmaktır. O öğrencinin aile yapısı, ekonomik şartları, iç dünyası, psikolojik yükü, korkuları, kabiliyetleri, maruz kaldığı çevre ve hayata tutunma biçimi birbirinden farklıdır. Aynı şekilde öğretmeni de sadece bir meslek adıyla tanımlamak, insanın derinliğini görmezden gelmektir. İdealist öğretmen vardır, yorgun öğretmen vardır, mesleğine ruhunu katan vardır, yalnızca yükümlülüğünü yerine getiren vardır, öğrencisinin kaderine dokunan vardır, sadece müfredatı tamamlayan vardır. Bunu görmeden kurulan her cümle, açıklama değil indirgemedir.
İndirgemecilik ise düşüncenin en rahat ama en zayıf biçimidir. Çünkü o, hayatın çoğulluğunu tek bir kalıba sıkıştırır. Oysa gerçek hayat, sloganların taşıyabileceğinden daha ağır; klişelerin kavrayabileceğinden daha derindir. Bu sebeple bir toplumun düşünsel seviyesi, olaylara ne kadar hızlı tepki verdiğiyle değil, onları ne kadar derinlikli çözümleyebildiğiyle ölçülür. Her meselede süratle taraf olan ama yavaşlayıp anlamaya yanaşmayan bir toplumda fikir çok olabilir; fakat hikmet az olur.
Bugün bizi yoran şey yalnızca yanlış düşünceler değildir. Asıl yorucu olan, düşünmeyi bırakıp hazır düşüncelere sığınmış olmamızdır. İnsan, kendisine öğretilmiş olanı hakikat sanmaya başladığında artık gerçekle ilişki kurmaz; sadece ezberini savunur. Bu noktada zihin, araştıran bir alan olmaktan çıkar; korunan bir kaleye dönüşür. Kişi, karşısındaki veriye değil, kendi içindeki kabule sadakat gösterir. Bunun sonucunda da tartışmalar hakikate yaklaşmaz; sadece saflar sertleşir.
Oysa hakikat bağırmaz. O, çoğu zaman gürültünün ortasında değil; dikkatli bir bakışın sükûnetinde belirir. İlk anda görünmeyebilir, fakat oradadır. Elmas gibi… Sert, berrak, kolay eğilip bükülmeyen bir gerçeklik hâlinde durur. Fakat ona ulaşabilmek için insanın önce kendi zihnindeki tortulardan arınması gerekir. Önyargıdan, peşin hükümlerden, ideolojik körlükten, duygusal fanatizmden… Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, kendi inandığını doğru; kendi tarafında olanı haklı; kendi tekrar ettiğini de gerçek sanmasıdır.
Burada özellikle altı çizilmesi gereken nokta şudur: Bakış açısını değiştirmek, ilkelerden vazgeçmek değildir. Tam tersine, ilkeyi daha sahici bir zeminde savunabilmenin şartıdır. Bir meseleye farklı cephelerden bakabilmek, hakikati parçalamaz; onu bütünler. Karşı tarafı anlamaya çalışmak, ona teslim olmak demek değildir. Bilakis, meseleyi bütün yönleriyle görebilen kişi daha adil hüküm verme imkânına kavuşur. Zaten adalet de ancak bu noktada başlar: Kendine benzeyeni değil, senden farklı olanı da anlayabildiğinde…
Bireysel hayat için de toplumsal hayat için de durum değişmez. Kendi yürüyüşümüzü değerlendirirken de, başkalarının konumunu tartarken de, ülkenin gidişatına dair söz söylerken de tek bir pencereden bakmanın daraltıcı tesirini fark etmek zorundayız. Çünkü tek açıdan bakmak çoğu zaman hakikati değil, sadece gölgeyi görmektir. Gölgeyi hakikat sananlar ise ışığın hangi taraftan geldiğini hiçbir zaman anlayamaz.
İnsan bazen düşüncesini değil, bakışını değiştirmelidir. Çünkü değişmesi gereken her zaman sonuç değildir; bazen sonucu üreten zihinsel çerçevenin kendisidir. Bir meseleye başka bir yerden bakabildiğiniz anda, daha önce kesin sandığınız yargıların ne kadar kırılgan olduğunu görürsünüz. Bu fark ediş zayıflık değil, düşünsel olgunluğun işaretidir. Zihinsel olgunluk, kendi kanaatini mutlaklaştırmakta değil; gerektiğinde onu yeniden tartabilmekte ortaya çıkar.
Sonuç olarak, içinde yaşadığımız zamanın bize yüklediği en büyük sorumluluk daha çok konuşmak değil; daha doğru yerden bakmayı öğrenmektir. Çünkü bir toplumun düşünsel seviyesi, hangi fikri savunduğundan önce, o fikre nasıl ulaştığıyla ilgilidir. Eğer bakış açımızı genişletemiyorsak, elimizdeki bilgi artsa bile kavrayışımız derinleşmez. Eğer ayrıntıyı göremiyorsak, bütüne dair kurduğumuz cümleler eksik kalır. Eğer hakikati kendi kalıplarımıza sığdırmaya çalışıyorsak, sonunda hakikati değil, yalnızca kendimizi tekrar ederiz.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, daha keskin yargılar değil; daha geniş ufuklardır. Daha yüksek sesler değil; daha derin bir idraktir. Çünkü hakikat, kendisine yaklaşanı hemen ele vermez; onu ancak bakmayı bilenlere açar.
Ve unutulmamalıdır:
Bazı insanlar olaylara bakar, bazılarıysa olayların arkasındaki hakikate…
Toplumların kaderini değiştirenler de çoğu zaman bakanlar değil, görebilenler olur.