Ahmet Sakarya
Ahmet Sakarya

VİCDANIN DİJİTAL MAKYAJI

Zulüm çağında yaşıyoruz; ama ne acıdır ki bu çağ, yalnızca zulmün değil, aynı zamanda vicdanın da gösteriye dönüştürüldüğü bir çağdır. Ekran başında yapılan bazı şeyler, artık direniş değil; vicdanın dijital makyajı hâline gelmiştir. İnsanlar bir acının üzerine parmakla dokunup onu paylaşınca, sanki o acıya ortak olmuş gibi hissediyor. Oysa paylaşmak, taşımak değildir. Story atmak, bedel ödemek değildir. Çoğu zaman yapılan şey, yalnızca insanın kendi içindeki rahatsızlığı bastırması, kendini suçsuz hissetmek için küçük bir ritüel gerçekleştirmesidir. Vicdan rahatsız oluyor, parmak ekrana gidiyor, paylaşım yapılıyor ve insan kendi kendine görünmez bir teselli veriyor: “Ben de üzerime düşeni yaptım.” Hayır, yapmadın. Sadece içindeki sızıyı kısa süreliğine uyuttun.

Bugün birçok insan mazluma omuz vermiyor; kendi imajına yatırım yapıyor. Çünkü gerçekten bir şey yapmak zordur, yorucudur, risklidir, bedel ister. Ama bir şey yapmış gibi görünmek kolaydır. İşte çağın en büyük ahlâkî yanılsaması da burada başlıyor. “Sen de ekle” denilen o zincirler, bazen farkındalık değil; sorumluluğun sulandırılmış, hafifletilmiş, konforlu hâlidir. İnsan oraya bir cümle iliştiriyor, bir görsel koyuyor, birkaç saniyelik bir görünürlük sağlıyor ve sonra da vicdanını susturuyor. O anda kendisini görevini yapmış sayıyor. Oysa gerçek görev, insanın içini rahatlatan değil; içini daraltan şeydir. Gerçek sorumluluk, seni huzura kavuşturan değil; uykunu kaçıran yüktür.

Daha kötüsü ise şudur: Acıyı eyleme dönüştüremeyen kalabalıklar, bir süre sonra acıdan duygusal dekor üretmeye başlar. Mazlumun kanı, başkasının ahlâk gösterisine fon olur. Bir felaket, birkaç saniyelik bir sosyal medya malzemesine dönüşür. İnsanlar mücadele etmiyor, mücadele etmiş gibi görünüyor. Tepki vermiyor, tepki vermiş fotoğrafını yayıyor. Bedel ödemiyor, bedel ödemiş hissini satın alıyor. İşte bugünün en büyük aldatmacası tam da budur. Dijital çağ, yalnızca görüntüleri değil, vicdanı da tüketim nesnesi hâline getirmiştir. İnsanlar bazen hakikatin yanında durmuyor; hakikatin yanında duruyormuş gibi görünmenin konforunu satın alıyor.

Oysa gerçek vicdan paylaşınca hafiflemez. Gerçek vicdan, insanın yüreğine ağırlık verir. Uykusunu kaçırır, huzurunu bozar, konforunu elinden alır. Çünkü gerçek vicdan algoritmaya değil, hayata dokunur. Bir zulmü story’ye taşımak, elbette bütünüyle anlamsız değildir; ses vermek, gündem oluşturmak, sessiz kalmamak kıymetlidir. Fakat sorun, bunu son durak zannetmektir. Sorun, paylaşımı mücadeleyle karıştırmaktır. Sorun, görünürlüğü sorumluluk sanmaktır. Bir zulmü paylaşmak, ona karşı durmak anlamına gelmez; bazen sadece onu birkaç saniyelik bir seyir malzemesine çevirmek anlamına gelir. İşte burada insanın kendine sorması gereken soru şudur: Ben gerçekten bir derdin tarafında mıyım, yoksa o derdi kendi iyi insan imajımın süsü hâline mi getiriyorum?

Bazı insanlar mazlumun yanında durmaktan çok, mazlum üzerinden iyi insan görünmeyi sever. Çünkü görünmek, olmaktan daha kolaydır. Konuşmak, taşımaktan daha kolaydır. Söylemek, yüklenmekten daha kolaydır. Fakat ahlâk, kolay olanla değil, ağır olanla ölçülür. Merhamet, ekranda ne kadar duyarlı göründüğünle değil; hayatında ne kadar fedakârlık yaptığınla anlaşılır. Eğer paylaşımın bittiği yerde vicdanın da bitiyorsa, orada merhamet değil, sadece gösteri vardır. Eğer birkaç saniyelik bir paylaşım seni rahatlatıyorsa ama zulmün devam ettiğini unutmana sebep oluyorsa, orada tepki değil, dijital bir teselli mekanizması çalışıyordur.

Yanlış anlaşılmasın: Elbette bu olaylara tepki vereceğiz. Elbette zulme sessiz kalmayacağız. Elbette konuşacağız, paylaşacağız, haykıracağız. Ama mesele yalnızca Instagram’da “sen de ekle” paylaşımı yapmak değildir. Asıl mesele, elini taşın altına koymaktır. Çünkü gerçek tepki, yalnızca görünmek değil; gerekirse yük almaktır. Gerekirse zamanını ortaya koymaktır. Gerekirse imkânını seferber etmektir. Gerekirse konforundan vazgeçmektir. Gerekirse bedel ödemeyi göze almaktır. Gerçek vicdan, bir paylaşımın arkasına saklanmaz; fedakârlığın, cesaretin ve taraf oluşun içine girer. Zulme karşı durmak, sadece ekranı kaydırmak değil; gerektiğinde elini, kalbini, vaktini ve imkânını ortaya koymaktır.

Aksi takdirde insan kendi vicdanına küçük bir tiyatro kurar. Perde açılır, cümleler söylenir, görüntüler paylaşılır, alkışlar toplanır, sonra perde kapanır. Görüntü biter; ama zulüm devam eder. İşte asıl trajedi de budur: İnsanların bir kısmı, zulmü durdurmaktan çok, zulüm karşısında iyi görünüyor olmayı önemser hâle gelmiştir. Bu yüzden bugün en çok ihtiyacımız olan şey daha fazla paylaşım değil; daha fazla samimiyet, daha fazla bedel, daha fazla gerçek sorumluluktur. Çünkü vicdan, ekrana sığmaz. Merhamet, butona basmakla tamamlanmaz. Ve hakikat, birkaç saniyelik bir hikâyeye emanet edilemeyecek kadar ağırdır.