Bazı insanlar vardır…
Onların diploması duvarda asılı değildir.
Bir terapi odaları yoktur.
Ünvanları, sertifikaları, akademik geçmişleri, klinik cümleleri yoktur belki…
Ama hayattan geçerken öyle şeyler öğrenmişlerdir ki, bazı insanların yıllarca okuyup da anlayamadığı yerden bakarlar insana.
Çünkü onlar hayatı kitaplardan değil, içinden öğrenmişlerdir.
Kırılarak, susarak, dayanarak, kaybederek, yeniden toparlanarak…
Küçük şeylerle mutlu olmayı bilirler.
Bir çayın buharında nefes almayı, bir tebessümde iyileşmeyi, bir sabah ışığında yeniden başlamayı becermişlerdir.
Ve belki de bu yüzden, tuhaf bir şekilde, en yorgun insanlar onları bulur.
İçi dağılmış olanlar, kendini kaybetmiş olanlar, duygusunu taşıyamayanlar, sevgiyi yanlış yerlerde arayanlar, kırılmış ama kırdığını fark etmeyenler, sürekli anlaşılmak isteyen ama kimseyi anlamaya yanaşmayanlar…
Hepsi bir şekilde gelir, onların kapısına dayanır.
Çünkü bilirler;
bu insanlar dinler.
Yargılamadan dinler.
Sözün arkasındaki sızıyı duyar.
Gülüşün altındaki yorgunluğu fark eder.
“İyiyim” diyen birinin aslında ne kadar iyi olmadığını anlar.
Ve zamanla bu insanlar, farkında olmadan herkesin sığınağına dönüşür.
Birinin derdi vardır, onları arar.
Birinin kalbi kırılmıştır, onlara yazar.
Birinin hayatı karışmıştır, onların fikrini sorar.
Birinin içi daralmıştır, onların yanında nefes almak ister.
Onlar ise yine yapabilecekleri en doğal şeyi yaparlar:
iyi gelmeye çalışırlar.
Çünkü başka türlü davranmayı bilmezler.
Bir insan acı çekiyorsa sırtını dönememek, onların zaafı değil, karakteridir.
Birinin sesi titriyorsa duymamazlıktan gelememek, onların yükü değil, insanlığıdır.
Ama işte mesele de tam burada başlar.
Çünkü herkesin psikoloğu olan bu insanlar, çoğu zaman kendi içlerinin hastasını ihmal ederler.
Başkasının kalbini onarırken kendi kalplerinin çatlağını görmezler.
Başkasının yolunu aydınlatırken kendi karanlıklarında kalırlar.
Başkasını ayağa kaldırırken kendi dizlerinin titrediğini fark etmezler.
Başkalarına “kendine iyi bak” derken, kendilerine ne zamandır iyi bakmadıklarını hatırlamazlar.
Onlar hep yetişirler.
Birinin derdine yetişirler.
Birinin yalnızlığına yetişirler.
Birinin öfkesine, kırgınlığına, boşluğuna, savruluşuna yetişirler.
Ama kendilerine hep geç kalırlar.
Kendi yorgunluklarını ertelerler.
Kendi kırgınlıklarını küçümserler.
Kendi ihtiyaçlarını “sonra bakarım” diye kenara koyarlar.
Kendi iç seslerini, başkalarının gürültüsü arasında sustururlar.
Ve bir gün gelir, insan şunu fark eder:
Bazı insanlar çok güçlü oldukları için değil, çok ihmal edildikleri için herkese güçlü görünürler.
Çünkü kimse onlara gerçekten “Sen nasılsın?” diye sormamıştır.
Sorsa da cevabını beklememiştir.
Beklese de derinini duymaya cesaret etmemiştir.
Herkes onların anlayışına sığınmıştır ama kimse onların da anlaşılmaya ihtiyacı olduğunu düşünmemiştir.
Herkes onların sabrını kullanmıştır ama kimse o sabrın da bir kalbi olduğunu hatırlamamıştır.
Herkes onların iyi gelişine alışmıştır ama kimse onların da iyi gelinmeye ihtiyaç duyduğunu fark etmemiştir.
Oysa insan sadece başkalarını taşıyarak yaşayamaz.
Bir insan sürekli başkalarının yarasını sarıyorsa, bir gün kendi yarasının kanını da fark etmek zorundadır.
Çünkü insan kendine geç kaldığında, bunu en çok ruhu öder.
Gülüşü eksilir.
Heyecanı azalır.
İçindeki çocuk susar.
Sabır dediği şey, zamanla sessiz bir tükenmişliğe dönüşür.
Ve en acısı da şudur:
Herkese iyi gelen insan, bazen kendine nasıl iyi geleceğini unutur.
İşte bu yüzden, herkesin psikoloğu olan insanların da bazen durması gerekir.
Biraz susması…
Biraz geri çekilmesi…
Biraz kendini dinlemesi…
Her çağrıya cevap vermemesi gerekir.
Her yıkılanı kaldırmak zorunda olmadığını anlaması gerekir.
Her acıya yetişemeyeceğini kabul etmesi gerekir.
Çünkü merhamet, insanın kendini yok sayması değildir.
İyi kalpli olmak, sürekli kullanılmaya razı olmak değildir.
İnsanlara iyi gelmek güzeldir;
ama bunun bedeli insanın kendinden vazgeçmesi olmamalıdır.
Bazı kapılar vardır, insan onları kapattığında kötü biri olmaz.
Bazı mesafeler vardır, insan onları koyduğunda vicdansız olmaz.
Bazı susuşlar vardır, insan onları seçtiğinde sevgisiz olmaz.
Bazen insan, başkasını değil, kendini kurtarmak zorundadır.
Çünkü insanın kendine borcu vardır.
Geç kalınmış bir huzur borcu…
Ertelenmiş bir nefes borcu…
Susturulmuş bir iç ses borcu…
Yıllarca başkalarına gösterdiği şefkatin birazını da kendine gösterme borcu…
Ve belki de hayatın en sessiz ama en büyük devrimi budur:
Herkese iyi gelmeye çalışan bir insanın, bir gün aynaya bakıp şunu söylemesi:
“Ben de yoruldum.”
“Ben de anlaşılmak istiyorum.”
“Ben de dinlenmek istiyorum.”
“Ben de kendi hayatıma yetişmek istiyorum.”
Çünkü bazı insanlar kendilerine geç kalmıştır.
Ama geç kalmak, hiç varamamak değildir.
İnsan bir gün kendine dönebilir.
Kendi kalbinin kapısını çalabilir.
Kendi yorgunluğunun başucuna oturabilir.
Kendi ruhuna ilk defa gerçekten şefkatle bakabilir.
Ve o gün anlar:
Başkalarına iyi gelmek güzeldir.
Ama insanın kendine iyi gelmesi, bir lüks değil; bir zarurettir.
Çünkü insan kendini kaybederek kimseyi gerçekten iyileştiremez.
Ve bazen en büyük iyilik,
herkese değil,
önce kendine yetişmektir.